Cepte Görülen İnsanların Sessiz İsyanı: Vefa Nereye Kayboldu?
Hayatın insana öğrettiği bazı kurallar vardır; ne kitaplarda yazılıdır ne de birileri oturup size uzun uzun anlatır. İnsan onları yaşayarak öğrenir. Hem de çoğu zaman bedel ödeyerek…
Bunlardan biri de şudur:
Yolda bulduğunu, yola çıktığına tercih eden insandan ne vefa beklenir ne de gerçek bir dostluk.
Eskilerin çok güzel bir sözü vardır:
“Sen burada dur, ceptesin. Biz kötüyü kazanalım.”
İşte insan ilişkilerindeki en büyük yanılgılardan biri tam da budur. Hep orada olan, dara düştüğünde koşan, hatasında yanında duran, başkalarının yanında onu savunan, hatta kendi itibarından bile fedakârlık ederek onun itibarını koruyan insan bir süre sonra “nasıl olsa burada” diye düşünülmeye başlanır.
Ve insan, en büyük değer kaybını bazen tam da fazla sadık olduğu yerde yaşar.
Çünkü bazı insanlar, kaybetme korkusu yaşamadıkları insanın kıymetini bilmezler.
Sizi hep yanında bilir.
Ne olursa olsun döneceğinizi düşünür.
Kırsa da kalacağınızı, haksızlık etse de affedeceğinizi, dara düştüğünde yine elinizden tutacağınızı bilir.
Sonra bir gün gelir, sizi başkasına tercih eder.
Çünkü siz artık onun gözünde “cep”tesinizdir.
Oysa insanın cebinde taşıdığı şey para değil, bazen bir insanın sadakatidir. Ve sadakat, harcanacak bir sermaye değildir.
Ben hayatım boyunca yanımda olan insanların bir adım ileriye gitmesi için elimden geleni yaptım. Benden daha kötü durumda olsa bile onu bulunduğu yerden kaldırmak, insanların önünde taltif etmek, yeteneğini ve emeğini görünür kılmak benim için bir erdemdi.
Kimse bana, “Yanında olan bir insanı yükseltmek için gayret göstermedi” diyemez.
Çünkü ben insanları küçülterek büyümeyi hiçbir zaman marifet saymadım.
Ama bunu yapanları da gördüm.
Kendi yanında duran insanı gölgede bırakıp dışarıdan geleni baş tacı edenleri…
Yıllarca yanında olanı görmeyip bir gün karşısına çıkanın birkaç güzel sözüyle büyülenenleri…
Kendi yol arkadaşını bir kenara bırakıp, yeni tanıştığı insanın yanında kendisine yer açmaya çalışanları…
Ve şunu öğrendim:
Bir insanın gerçek karakteri, kendisine fayda sağlayanlara nasıl davrandığında değil; artık işine yaramayanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Bukalemun gibi yaşayanlar
Bugün siyasette, sivil toplumda, iş hayatında ve sosyal çevrede başka bir hastalık daha var:
Her ortama göre renk değiştirmek.
Kimin yanına giderse ona benzeyen, dün eleştirdiğini bugün öven, sevmediği insanı yüzüne karşı göklere çıkarıp arkasından yerin dibine sokan insanlar…
Bir insanın yüzüne gülüp birkaç dakika sonra telefonun diğer ucundaki arkadaşına aynı insanı kötüleyenleri gördük.
Üstelik söylediklerinin yalan olduğunu herkes biliyor.
Ama mesele hakikat değil.
Mesele, kimden ne kazanabileceği.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Çünkü menfaatin karakterin önüne geçtiği yerde ahlak susar.
Omurgası olmayan insan, rüzgârın yönüne göre döner. Bugün birinin yanında alkış tutar, yarın başka birinin yanında aynı alkışı başka birine sunar.
Dün “asla” dediğine bugün “baş tacımız” der.
Dün arkasından konuştuğuna bugün methiyeler dizer.
Ve bütün bunları yaparken bir tek şeyi düşünür:
“Ben bu işten ne kazanırım?”
Ben adam satmadım, yol değiştirmedim
Benim hayat anlayışım farklı oldu.
Siyasette de, sivil toplumda da, dostluklarda da savunduğum şeyin arkasında durmaya gayret ettim.
Kimse bana, “Savunmadığın bir şeyi övgüyle anlattın” diyemez.
Beni tanıyanlar dobra olduğumu bilir.
Dostluğumu da bilir, mesafemi de…
Bir insanı sevmiyorsam, arkasından konuşmak yerine yüzüne söylemeyi tercih ederim. Bir yanlış gördüysem, mümkün olduğunca doğrudan ifade ederim.
Çünkü benim için düşmanımın bile yaptığı doğruya hakkını teslim etmek bir karakter meselesidir.
Düşmanımın verdiği hakkı severim; dostumun yaptığı yanlışı da sırf dostum diye doğru kabul etmem.
Çünkü dostluk, yanlışa alkış tutmak değildir.
Gerçek dostluk bazen insanın yüzüne söyleyebileceği en ağır cümleyi, onu kaybetme pahasına söyleyebilmektir.
Ahde vefa yalnızca güzel bir söz değildir
Bugün “ahde vefa”yı çok konuşuyoruz ama ne yazık ki çok az yaşıyoruz.
Oysa vefa; dün yanında olanı bugün unutmamaktır.
Vefa; zor gününde elini tuttuğun insanın, senin zor gününde elini çekmemesidir.
Vefa; bir insanı yalnızca yükselirken değil, düştüğünde de hatırlamaktır.
Vefa; menfaat bittiğinde dostluğun bitmemesidir.
Ve hata yapmak insan olmanın bir parçasıdır.
Fakat hata yaptığında özür dilemek erdemdir.
Bugün insanların en büyük eksikliklerinden biri de budur. Herkes haklı olmak istiyor. Kimse özür dilemek istemiyor. Herkes itibarının korunmasını istiyor ama kimse başkasının itibarını koruma sorumluluğunu taşımak istemiyor.
Oysa insanı büyüten makamı değil, ahlakıdır.
İslam'ın özü güzel ahlaktır
Beş vakit namaz kılıp insan hakkı yiyenleri de gördük.
Dindar görünerek ailesine ihanet edenleri de…
Dış görünüşüyle küçümsenen bir insanın, başkasının inancına ve başörtüsüne gösterdiği saygıya da şahit olduk.
Demek ki mesele yalnızca nasıl göründüğümüz değil.
Nasıl olduğumuzdur.
İslam'ın temel öğretilerinden biri güzel ahlaktır. Namaz insanı kötülükten uzaklaştırmıyorsa, dil başkasını incitmek için kullanılıyorsa, el başkasının hakkına uzanıyorsa, insan kendisine dönüp bir kez daha bakmalıdır.
Çünkü Allah katında insanın makamı, şöhreti, çevresi, alkışı değil; niyeti, ameli ve ahlakı önemlidir.
Biz bu dünyaya yalnızca makam kazanmak için gelmedik.
Bir gün bütün makamlar bitecek.
Alkışlar susacak.
Fotoğraflar eskiyecek.
Kalabalıklar dağılacak.
Geriye yalnızca insanın kendisi ve Rabbine götürdüğü amelleri kalacak.
Alkışın peşinden koşarken insanlığımızı kaybetmeyelim
Bugün sosyal medyada herkes mutlu, herkes başarılı, herkes güçlü, herkes itibarlı…
Ama ekranın arkasındaki gerçek hayatı kim biliyor?
Bir fotoğraf karesine sığdırılmış ihtişamın arkasında kaç kişinin kırıldığı, kaç kişinin yarı yolda bırakıldığı, kaç insanın emeğinin görmezden gelindiği bilinmiyor.
Bazen bir insanın itibarı bir gecede yerle bir ediliyor.
Bir iftira…
Bir dedikodu…
Bir yanlış anlaşılma…
Bir telefon konuşması…
Ve insanın yıllarca inşa ettiği güven, birkaç dakikada yok edilebiliyor.
Ne acıdır ki bazıları için önemli olan, rezil olup olmamak değil; alkışlanıp alkışlanmamaktır.
Ama insan kendisine şu soruyu sormalı:
“Beni neden alkışlıyorlar?”
Haklı olduğum için mi?
İyi olduğum için mi?
Ahlaklı olduğum için mi?
Yoksa birilerine yaranabildiğim için mi?
İşte asıl mesele budur.
Bir kişiyi kazanırken beş kişiyi kaybetmek
Bazen karşı taraftan bir kişiyi kazanmak için kendi yanında yıllardır duran beş insanı kaybedersiniz.
Yeni gelenin hatırına eskileri kırarsınız.
Yeni tanıştığınız insanın birkaç güzel sözü uğruna yıllarca yanınızda durmuş insanın emeğini yok sayarsınız.
Sonra bir bakarsınız ki çevreniz kalabalık ama yanınızda gerçekten kimse yok.
Çünkü güven bir kez kırıldığında, eski hâline dönmesi çok zordur.
İyilik yapan insanı sürekli cepte görmek, bir gün o insanın iyilik yapma isteğini de öldürür.
Sonra toplum olarak soruyoruz:
“Bu kadar yalancı, bu kadar çıkarcı, bu kadar yalaka insan nereden çıktı?”
Belki de önce kendimize sormalıyız:
Dürüst insanı ne zaman ödüllendirdik?
Doğruyu söyleyeni ne zaman baş tacı ettik?
Yanlışımızı yüzümüze söyleyen dostu ne zaman koruduk?
Yalakalık yapmayanı ne zaman hak ettiği yere getirdik?
Asıl soru: İnsanlık nereye gidiyor?
İnsanları kötü olmaya iten yalnızca onların karakteri değildir.
Bazen içinde yaşadığımız düzen de yanlış davranışı ödüllendirir.
Çalışandan çok kendini pazarlayan,
liyakatten çok ilişkileri güçlü olan,
doğrudan çok hoş görünmeyi bilen,
sadakatten çok menfaati önemseyen,
ahlaktan çok alkış toplayan insan öne çıkıyorsa…
O zaman bir toplumda değerler de yavaş yavaş yer değiştirir.
İnsanlar “iyi olmak” yerine “iyi görünmenin” yollarını aramaya başlar.
İşte o zaman karpuzu kesersiniz, içinden kavun çıkar.
Dışarıdan başka, içeriden bambaşka…
Ve artık buna şaşırmamak gerekir.
Çünkü insanın yüzünü değil, karakterini tanımak zaman ister.
Ben yine de şuna inanıyorum:
Omurgalı insanlar kaybedebilir.
Yalnız kalabilir.
Makam kaybedebilir.
Çevre kaybedebilir.
Hatta bazen çok şey kaybedebilir.
Ama kendilerini kaybetmezler.
Çünkü insanın hayatta sahip olabileceği en büyük makam, kendi vicdanının karşısında başı dik durabilmesidir.
Ben birilerini kaybetmekten korkarak karakterimden vazgeçmektense, bazı insanları kaybetmeyi tercih ederim.
Çünkü herkesle iyi geçinmek zorunda değiliz.
Herkese yaranmak zorunda değiliz.
Herkes tarafından sevilmek zorunda hiç değiliz.
Ama doğru olmak zorundayız.
Ahde vefa göstermek zorundayız.
Kul hakkından korkmak zorundayız.
Hata yaptığımızda özür dilemeyi bilmek zorundayız.
Ve en önemlisi…
İnsan kalmak zorundayız.
Çünkü makam geçer.
Şöhret geçer.
Alkış geçer.
Dost meclisleri dağılır.
Kalabalıklar gider.
Ama geriye karakteriniz kalır.
Ve insan, hayatının sonunda yalnızca şunu sormalı kendine:
“Ben bu dünyadan geçerken kaç insanı ezdim?” değil;
“Kaç insanın hayatına iyilik, güven, vefa ve güzellik bırakabildim?”
Çünkü dünya, insanın ne kadar yükseldiğini değil; yükselirken kimi ezmediğini de hatırlar.
Ve şunuda hatırlayalım;
Cepte görülen insan bir gün cebinden çıkar.
O gün kaybedilen yalnızca bir insan değil, yıllarca biriktirilmiş vefadır.
İşte o zaman bazı insanlar çok geç anlar.
Kıymet, insanı kaybettikten sonra değil; yanındayken bilinir.
Nur Delice
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
